Image and video hosting by TinyPic

Hikaye Nasıl Başladı?

Hikaye Nasıl Başladı?

1986 yılından 1999 yılana kadar İstanbul'un çeşitli semt pazarlarında çeşitli pazar Tezgâhları’nda işçilik yaptım. 1999 yılı sonlarına doğru işçiliği bırakıp, çeşitli semt pazarlarında tezgâh kiralayıp kendi hesabıma çalışmaya başladım.

İlk başlarda tek ürünle limon satarak başladığım işe daha sonra kivi ve sonrasında değişik ithal tropikal meyveler ekleyerek pazarda ki ürün portföyümü artırdım.

Pazarlarda Limon ve Kivi satarken, beni diğer pazarcılardan farkı kılacak, pazar müşterilerinin beni sürekli hatırlamalarını sağlayıp, her hafta benden alışveriş yapmalarını sağlamam gereken bir şeyler yapmak gerektiği düşüncesiyle bir marka yaratmam gerektiği kararına vardım.

Aslında marka konusu çok önceden düşündüğüm bir şeydi. Bir marka oluşturma/yaratma düşüncem çok önceden başlamıştı. Marka için sadece kafamda isim yoktu. İlk ticari özgürlüğümü kazanıp parada kazanınca harekete geçtim.

Günlerce süren onlarca değişik isim arayışından sonra, Meyza'da karar kıldım.
Meyza isminde karar kıldıktan sonra hemen gidip 4X4 boyutlarında bir kumaş aldım. Kumaşın üzerine sprey boya ile Meyza ismi ve logosunu yazdım. Altına da Meyza Limon - Kivi ve tarım ürünleri satış noktası yazdım.

Pazarda ki bu ilk Konsept çalışmam amatörce olsa da, bu çalışma illerde yapacağım profesyonel çalışmalara ışık tutacaktı!

Pazarda böyle bir çalışma yapmam doğal olarak Pazar müşterilerinin olduğu kadar Pazar esnafının da epey bir dikkatini çekiyor ve ilgi uyandırıyordu. Marka için Meyza ismini belirlerken aklımda markanın kurumsal renkleri henüz oluşmamıştı
Sonra ki dönemlerde yine uykusuz geçen onlarca gece sonunda Meyza markasının kurumsal renkleri olarak, Yeşil, Turuncu ve Beyaz’ı seçtim. Elbette ki bu renkleri seçmemin sebebi vardı. Şimdilik burayı geçiyorum.

2000 yılına gelindiğinde kuzenlerimin yanında yine işçiliğe başladım. Yalnız burada ki çalışma koşulları daha önceki işçilik yaptığım tezgâhlara göre daha esnek ve yetki alanım daha geniş oluyordu.

2000 yılına gelindiğinde 98 yılında İnternet Cafe’den internet ile tanışmışlığımdan bu yana yaklaşık bir 3 sene geçmişti. Bu süre zarfında internet üzerinden e-Mail, gönderme çeşitli dünya insanları ile sohbet etme ve sesli sohbeti geride bırakmış e-Ticaret’i öğrenmeden de öte birebir e-Ticaret çalışmaları içerisine girmiştim bile.

Bu bağlamda yine kurumsal bir firma mantığı ile marka ismine sadık kalınarak tamamen profesyonel bir düşünce ile internet adresini www.meyza.com olarak almış Meyza.com’un internette ki ilk sitesini amatör bir tasarımcıya yaptırıyordum. İlk sitemiz 4-5 sayfadan oluşuyordu. Çıktığımız semt pazarları, sattığımız ürünler faaliyetler ve iletişim sayfalarından ibaret idi.

Site tasarım çalışmaları ile beraber bu arada yine kurumsal bir firmanın çalışma mantığı ile çalışmalara girişmiş, pazarda kullanmak üzere baskılı poşet siparişi vermiştik. Site tasarım, poşet imalatı devam ederken. Pazarımız olmayan günde diğer hazırlıkları yürütüyordum. Site ve poşet çalışmaları devam ederken, ben gidip 5-6 metre uzunluğunda yeşil renkli bir bez parçası alıyor ve üstüne yakında pazarınıza Meyza geliyor yazıyordum. Tam bir marka lansman çalışması. Hatta bir cinlikte yapıyor geliyor kelimesinin içinde ki “e” harfini ters yazıyordum.:)

Henüz ortada poşet yok. Domain alınmış site tasarımı devam ediyor. Bitmişte olabilir. Tam olarak şuan hatırlamıyorum. Ama poşetleri ne zaman kullanacağımızı biz biliyoruz. Tabi.

Pazarda ikinci kez yaptığım tezgâh arkası pankart çalışması bu sefer bir ilkinden çok daha ilgi görüyordu. Öyle ya kim bu Meyza? Nedir necidir? Bir meyvemidir soruların ardı arkası kesilmiyordu. Eh tabi bu meraklılarda en çok teyzeler oluyordu.

Bereket kuzenler ne o zamanlar tam interneti biliyorlar nede anlatabiliyorlar. Yoksa marka lansmanı giderdi güme. Ha çıktığımız semt pazarlarında ki çoğu insanda o dönemler internet duymuş olsalar da (Banu alkanlı İxir reklamlarından dolayı) bir internet sitesini bilmiyorlardı.

Evet, Meyza geliyor. Meyza bir markaydı. Meyza.com diye bir internet sitemizde olacaktı. Ama insanlar o kadarını anlamıyorlardı. Kuzenler anlatsa da kampanya süreci riske girmiyordu.

Yaklaşık 2-3 hafta her çıktığımız semt pazarında bu “Pek Yakında, Pazarınıza Meyza Geliyor Bekleyin!” pankartını tezgâhın arkasına asıyorduk. Tam insanlar artık yeter diyecekleri zaman gelmişti ki, biz poşetleri almış ve derken bir Cuma günü Bahçelievler Yenibosna da Pazarda bir ilk’e imza atıyorduk.

İstanbul ve Türkiye semt pazarlarında Bir marka logosu baskılı (Meyza) üzerinde İnternet site adresi ve iletişim için Mail adresimiz yazılı geri dönüşümlü ve tarım bakanlığından sağlık onaylı poşetleri kullanıyorduk. Bu arada iletişim adresi; info@meyza.com ne dikkat etmişim ya o dönem..:)

Ha bu arada bu “Pek yakında Pazarınıza Meyza Geliyor Bekleyin” bezden ve el yapımı bezi depoya kaldırmış yerine daha profesyonel bir çalışma ile birebir logomuzun orijinali baskılı Meyza Tarım Ürünleri Satış Noktası yazılı pankart yerini alıyordu bu sefer Pazar tezgâhımızın arkasında. Tamamen profesyonel.

Ha bu arada çeşitli yeşillik ve Portakal mandalina kasalarından söktüğümüz kırmızı renkli poşetleri de seyyar diye tabir edilen lamba ipine asıyorduk. Festival havasında
O gün Pazar müşterisinden baya olumlu tepkiler aldık. Sonuçta insanlarda yeniliğe aç güzel şeyler oldu o ilk günümüzde. Ama hiçbir zaman unutamayacağım bir anımda oldu o güne dair. İstanbul’da henüz yeni başlayan market furyasından doğal olarak pazarcılar etkilenmeye başlamıştı.

Pazarda tezgâhı bize yakın olmayan Pazar esnafı bizim beyaz Meyza baskılı poşetleri gördükçe “vay yeni bir market açılmış” diye içlerinden geleni sayıyorlarmış. Ta ki gelip bizim tezgâhın arkasında ki Meyza pankartını görene dek..:)

Bu çalışmalara ilk parti poşetler tükenene kadar devam ettik. Sonrası gelmedi.
Günler ve aylar geçtikçe gerek yurt içi olsun, gerekse yurt dışından olsun. İnternette ki www.meyza.com üzerinden her yerden bana yani, Meyza’ya çeşitli talepler geliyordu. Çoğuna mümkün mertebe cevap vermeye çalışıyordum.

İlk başlarda sadece pazarda bir marka yaratalım. Sonra el emeği göz nuru bu markayı büyütürüz ama birde internet sitemiz olsun olayı farklı bir boyuta doğru gidiyordu.
Meyza Online Komisyon

Işığı alan ben farklı şeyler yapmam gerek düşüncesiyle uygulanması halinde Türk Tarım sektöründe bir milat olacak projeye start veriyordum.

Amacım şuydu? Tarım Sektöründe Online Komisyonculuk. Bilinen komisyonculuğun çok ötesinde bir projeydi bu internet ayağı olan ve tamamen intranet tabanlı bir proje
Adana, Adapazarı veya yurdun herhangi bölgesinde ki tarım üreticilerinin ürünlerini, biz İstanbul halinde üretici adına pazarlayıp, satarken üretici bulunduğu yerden bize gönderdiği bütün ürünlerin hareketlerini izleyip görebilecekti.

Kaç ton? Kaç kilo ürün kaç liraya satıldı. Birebir günlük olarak ürün hareket ve takibini izleyebilecek ve görebilecekti.

Proje salt bu çalışmalarda bitmiyor (ki bana göre en önemli ayağı da bu olacaktı) Tarım üreticisinin ürünlerini Beyza markasına altında değerinde satacaktık. Zira Meyza markasının tanıtım yatırımını bizler yapacak markamızı tarım üreticisinin kullanımına verecektik. Teoride her şey güzel gidiyordu rüya gibi

Ama ben bunun teoride kalmaması için çalışıyor ve çaba gösteriyordum. Bir taraftan hayatı idame etmek için semt pazarlarına çıkıyor. Pazar olmayan günler ise bu projenin hayata geçmesi için A’ dan Z’ ye tüm çalışmaları bizzat ben yapmaya çalışıyordum. Online Komisyon projesine gelene kadar 2. Versiyon site tasarımını geride bırakmış bir başka büyük internet servis hizmetleri veren bir firmaya intranet sistemi ile beraber Meyza.com’un 3. Versiyon tasarımı için sipariş vermiştim bile.

Bu arada projeye ortak veya maddi destek bulmak için kâh gazete ve TV'lere haber oluyor kâh İstanbul içi ve dışında başka şehirlerde yapılan fuar, kongre ve seminerlere katılıyordum. Bir şekilde projeyi duyurmak, ortak veya finansman bulmak için.
Aslında Projeyi belli bir yere kadar getirmiş en azından İstanbul Merkez Meyve Sebze halinde Meyza ürünlerinin pazarlama ve satışı için 5-6 firma ile prensipte anlaşmış hatta bu işin nakliye olayını bile hal etmiştim.

Ama bununla bitmiyordu tabi. Meyza tarım sektörüne duyurmak tanıtıma ihtiyaç vardı. Amma bunun öncesinde projenin önemli yapı taşlarından biri hatta en önemli si olacak yazılıma ihtiyaç vardı. Birde yazılım arayışım vardı. Öyle ya intranet nasıl olacaktı ki?
Projenin yazılım kısmı içinde birkaç firma ile birebir görüşmelerim oldu. O dönemler 10 bin usd’den 100.00 usd’ye kadar fiyat verenler oldu. İşte tam bu noktada Türk Tarım üreticilerine yönelik düşündüğüm Online komisyon projem tarih oldu.

3-4 sene sonra baktım ki olmuyor olacak gibi değil. Başka arayışlar içerisine girdim. Elimde hala bir markam vardı. Her ne kadar bu marka ile pazarda kivi ve limon satıyor olsam da.

Yine hayat devam ediyordu e benimde bu durumda hayatımı idame etmem gerekiyordu. 3-4 yıllık uğraştan sonra Online Komisyon projesini rafa kaldırıp farklı arayışlara girişiyordum. Bir ara meyan kökü şerbetini pazarlamaya çalıştım. Hem de internet üzerinden. Bu çalışma bile başlı başına 4-5 sayfalık bir yazı ile anlatılır. Burayı şimdilik geçiyorum.

Bir ara arabada portakal suyu satmaya çalıştım. Mobil Portakal Suyu 4-5 gün kadar. Her gittiğim semtin zabıtaları sağ olsun izin vermeyince bu işe de son verdim. Daha doğrusu vermek zorunda kaldım.

Bir gün gazetede gördüğüm etkinlik afişinin ertesi gününde kendimi haşlanmış mısır işinde buldum. Gazetede gördüğüm ilan ile akşam gece 11 gibi etkinliğin yapılacağı yere ve etkinliği düzenleyenlerle gece yaptığım görüşme sonrası ertesi gün öğleden sonra etkinlikte kendimi haşlanmış mısır satarken gördüm. Oysaki ben oraya doğru yola çıkarken aklımda etkinlikte sıkma portakal işi yapmak vardı.

Derken kendimi Haşlanmış mısır sektöründe buldum. Tabi 3 gün süren etkinlikte epey anı ve döneler elde ettim

Burayı da geçelim çünkü bu 3 günlük etkinlikten başlı başına bir hikâye çıkar.
O’ kış yine pazarda çalışıp ertesi sezon Mısır satmak için para biriktirmeye başladım. Kış boyu kazandığım para ile yeni mısır sezonunda gidip kendime paslanmaz kromdan ilginç bir tasarıma sahip bir mısır kazanı yaptırdım. İlkin pazara çıktım. Pazarda epey olumlu tepkiler aldım. Bu arada geçen sene bu işe girmeme sebep olan ilk etkinlikten her ne kadar zarar etmiş olsam da yinede çeşitli etkinliklere katılmak için internetten etkinlik ve festivaller takip ettim.

Netten ve gazete ilanlarından bulduğum etkinlik ve bu etkinliği düzenleyen organizasyon firmaları ya da organizasyonculara ulaşıyor mısır satabileceğim organizasyonlar bakıyordum.

Bu arayışlar içinde İstanbul’da iyi bir bölge Belediyesinin geleneksel hale getirdiği bir organizasyonda yer buluyordum. (Yaşadığım bu süreçte iş yapma konusunda başvurduğum İstanbul’ ki onlarca Belediye ve çalışanlarının bana takındıkları tavır ve olumsuz davranışlarını göz önüne getirdiğim vakit. Etkinliklerinde bana yeren veren bu Belediye çalışanlarının bana yaklaşımlarını hayatım boyunca unutmayacak ve onları hep minnet ile anacağım. Şimdilik bu belde ve belediye ismini vermeyeceğim. İnşallah bu belediye ve isimlerini bulabilirsem o dönem benimle ilgilenen çalışanların isimlerine kitabımda yer vereceğim.)

Bu belde belediyesinin gelenekselleştirdiği festivalde bana yer vermeleri haşlanmış mısır işinde ilk işim oluyordu. Allah var. Bu ilk işimde işi çok iyi bilmediğimden yanıma ortak almama rağmen parada kazandım.

Ama ben o etkinlikte kazandığım paradan ziyade etkinlikte kazandığım itibar ve işe hak verişimi unutamıyorum. Öyle ya? İstanbul’un en elit beldelerinden biri olan bu festivale katılıyor ve öyle bir stant açıyorum ki ne ben ve markam nede festivali düzenleyen Belediye eziliyordu.

Bu etkinlikten sonra bu sefer fatih ormanında yapılacak Heavy
Metal organizasyonunda stant açmak üzere yüksek bir kira bedeline organizasyon firmasına imza attım. Bu ikinci organizasyon işimde zarar ettim.

Normaldir ticarette kar zarar kardeştir. Ama bu organizasyonda kira bedelini peşin ödediğim yerde bu sefer anaparamdan da mir miktar parayı organizasyon firmasına kaptırdım. Bereket organizasyon firması sahibi iyi insanlar çıktı da 6 sonra da olsa benim onlarda kalan paramı bana geri iade ettiler. Hiçte ödemeyebilirlerdi!
Mısır işi öyle bir şey ki, elinizde tezgâhınız olduğu sürece sezonda 10 sefer de batsanız 11. sefer yine sıfırdan başlangıç yapabiliyorsunuz. O organizasyondan sonra birkaç etkinliğe daha katıldım. Etkinliklerin hemen hepsi benim için kötü geçti. Hemen, çoğunda işletme defterine zarar yazıldı.

Hal böyle olunca ben yönümü semt pazarlarına çevirdim. Semt pazarları daha garantili iş oluyordu. Ama bu seferde burada karşıma mısır mafyası çıktı. Bırakmadılar İstanbul’un en iyi semtlerinde ki pazarlarda benim iş yapmamı ya mısır mafyası ya da belediyeler bırakmadı. Velhasıl o sezon öyle geçti.

Ama ben hala pes etmiş değilim. Mısır işine devam edeceğim. O kış yine pazarda limon kiwi satarak (bu arada semt pazarları eskiye göre her geçen gün kaybediyor ve benim birkaç sene evvel görmüş olduğum ön görülerim yavaş, yavaş gerçekleşiyordu) o kış öyle veya böyle bitti.

Yeni seneye ve mısır sezonuna girerken, bu sefer gidip tasarımını tamamen kendi yaptığım Türkiye standartları üstünde bir mısır arabası yaptırıyordum. (araba ile ilgili detay ve resimlere inşallah kitapta yer vereceğim) yeni mısır sezonunda yönümü bu sefer etkinlik ve festivallerden çok semt pazarlarına çevirmiştim.

Bu doğrultuda bir evvelki sene Kadıköy belediyesine gittim. Önce resmi yollarla dilekçe ile burada pazarda haşlanmış mısır satma arzumu dile getirdim. Epey biraz zaman geçti baktım arayan soran yok. Bu sefer ben gidip pazarda Pazar sorumlusu zabıta komiserlerini buldum. Durumumu izah ettim. Ve görüştüğüm iki ayrı zabıta komiserinden pazarda haşlanmış mısır satabilmek üzere izin aldım. Normal de böyle bir izin almaya gerek yok. Zira ben pazarda pazarcılardan yer kiralayıp oraya tezgâh açıyorum.

Neyse gerek Kadıköy Salıpazarı olsun gerekse Bostancı Çarşamba pazarı olsun (şuan her iki pazarda eski yerlerinde artık kurulmuyor) Her iki pazarda da bir kaç hafta yeni yaptırmış olduğum mısır arabası ile işimi icra ettim. Ta ki?

“Yasak kardeşim yasak” denene kadar. Keşke sadece yasak denseydi de ben ne
Gidip kendimi köprüye assaydım. Nede şuan o dönemki bir yönetici yüzünden Kadıköy belediyesi ile ilgili bu yazıyı yazsaydım. O gün yaşadıklarımı bir ben bilirim birde Allah. İnşallah yeri ve zamanı geldiğinde O” gün beni kendimi köprüye zincirlemeye götürecek kadar yaşadığım hayal kırıklığı ve o gün karşılaştığım muameleyi noktası virgülüne yazacağım.

O güne dair şimdilik diyebileceğim tek şey, insan hayatının bir kişinin iki dudağı arasında çıkacak söze bağlı olmamalı. Tabi kişi çok büyük ve telafisi mümkün olmayan bir suç işlememiş ise.

Kendimi köprüye zincirlediğim gün. Haşlanmış mısır işi benim için artık hayal oldu. Yani bitti.

Devamı Var!